Перейти к содержимому

1960’LI YILLAR İLE 2000’Lİ YILLAR ARASINDA CANLI VE BİZZAT YAŞANMIŞ BİR KARŞILAŞTIRMA

Memduh Bayraktaroğlu

0:00 / 0:00

1960’LI YILLAR İLE 2000’Lİ YILLAR ARASINDA CANLI VE BİZZAT YAŞANMIŞ BİR KARŞILAŞTIRMA

7 435 просмотров · 1 день назад
Memduh Bayraktaroğlu
391 тыс. подписчиков
7 435 просмотров · 1 день назад
LİBERAL DEMOKRAT SOSYALİST MEMDUH BAYRAKTAROĞLU ANLATIYOR 06 EYLÜL 2026 SAAT:22.15 Bugün size önce bir şarkı söyleyeceğim… Benim kuşağım belki ilk notalarında hatırlayacak… Gençler ise türkçe sözlü olarak muhtemelen ilk defa dinleyecek… Historia de un amor… 1960'lı yıllarda türkçe sözlerle ertan anapa ve berkant söyledi… Aynı yıllarda kırklareli'nde, damlalar orkestrası'nın solisti olarak… Ben de söyledim… hem de daha lise öğrencisiydim… Orkestramızla dans müziği çalardık… İnsanlar dans ederdi, âşık olurdu, küserdi, barışırdı… Bu gece size o günlerden kalan bu şarkıyı söyleyeceğim… Ama bugün bu şarkı bana sadece gençliğimi hatırlatmıyor… Bana başka bir türkiye'yi daha hatırlatıyor… yanlış anlaşılmasın size: “ah ne güzeldi eski türkiye, herkes zengindi” masalı anlatmayacağım.. Çünkü öyle değildi… aksine… ürkiye fakir bir ülkeydi. Bugünün imkânlarının çoğu yoktu. Evlerde kalorifer yoktu… telefon lükstü… yerli otomobil yoktu… Televizyon zaten hayatımıza daha sonra girdi… Yerli otomobil ve televizyonu başbakan demirel döneminde gördük… Yollarımız, hastanelerimiz, üniversitelerimiz… Bugünkü türkiye ile mukayese bile edilemezdi. Ama… “yarın bugünden daha güzel olacak” duygumuz vardı… İşte galiba kaybettiğimiz en büyük servet o duygu oldu… Ben bunu kitaptan okumadım calarım… bizzat yaşadım… Babacığım 27 mayıs 1960 darbesinin hemen ardından İhtilalciler tarafından hapse atıldı. 48 gün yattı… İnsan ömründe 48 gün çok uzun görünmeyebilir. Ama bazen 48 gün, bir ailenin hayatını değiştirmeye yeter. Bizimkini değiştirdi… tüccar olan dedemin ve babamın işleri… Birkaç yıl içinde bozuldu… dedemi kaybettik… Babam işyerlerini kapatmak zorunda kaldı… Ve bir zamanların tüccarı, belediyede işçi olarak çalışmaya başladı. Biz de orta direğin altına indik... Bugünkü ifadeyle söyleyeyim: fakirleştik… Ama fakirleşirken bile, geleceğe olan inancımızı kaybetmedik… Ben henüz liseye gidiyordum… Akşamları (her gece değil tabii) orkestrada şarkı söylüyordum… Çünkü içimde şöyle bir duygu vardı: “çalışırsam olacak…” “okursam olacak…” “yarın bugünden daha iyi ve güzel olacak…” O yıllarda türkiye'nin zenginleri vardı elbette… Koç vardı… sabancı vardı… eczacıbaşı vardı… Başka varlıklı aileler de vardı… orta direk vardı… Ve onlardan çok daha kalabalık bir yoksul kesim vardı. Ama toplumun katları arasındaki mesafe Bugünkü kadar ürkütücü görünmüyordu. Zengin başka bir gezegende, fakir başka bir gezegende yaşamıyordu. Mahalle aynı mahalleydi, çarşı aynı çarşıydı… Çocukların oynadığı sokak aynı sokaktı… ve en önemlisi: Yoksul insan, zengine baktığında sadece Onun servetini görmüyordu… Kendi çocuğunun da bir gün daha iyi yaşayabileceğine inanıyordu. İşte buna sosyal hareketlilik deniyor canlarım… Ama ben daha basit söyleyeyim: “gelecek umudu” deniyor… Bugün türkiye, 1960'ların türkiye'sinden elbette çok daha zengin. Milli gelirimiz daha büyük… fabrikalarımız daha çok… İhracatımız daha fazla… evlerimizde… O gün hayal bile edemediğimiz teknolojiler var. Ama bunlar dünyanın en fakir ülkelerinde bile var… Hepimizin cebinde, 1960'ların Devlet başkanlarında bile olmayan imkânlara sahip telefonlar var. Kabul ama… bunlara rağmen neden bu kadar mutsuzuz?.. Neden sokakta yüzler asık?.. Neden trafikte küçücük bir mesele kavgaya dönüşüyor?.. Neden insanlar birbirlerine bu kadar tahammülsüz?.. Neden gençlerin önemli bir bölümü hayalini… Türkiye'de kurmak yerine… başka ülkelerde arıyor?.. Neden emekli, yıllarca çalıştıktan sonra Torununa harçlık verirken bile hesabını yapmak zorunda?.. Neden çalışan insan ayın sonunu değil, Daha ayın ortasını nasıl getireceğini düşünmeye başlıyor?.. Çünkü yoksulluk yalnızca parasızlık değildir… Yoksulluğun en ağır biçimi: Yarının bugünden daha iyi olacağına inanmamaktır. 1960'larda fakirin buzdolabı olmayabilirdi, yükeünmezdik… Ama bir gün alacağına inanırdıkk. Fakirin otomobili yoktu, üzülmezdik… Ama bama da annem de çocuklarının Otomobil sahibi olabileceğini düşünürdü. Anneciğim ve babam ilkokul mezunuydu… hatta babacığım… kendisine verdiğim otomobili kullanabilmek için ehliyet… Ve ehliyet için de ilkokul diploması lazım olunca… Dışarıdan sınavlara girip almıştı diplomasını… Yani anneciğim de babacığım da daha çoğunu okuyamamıştı… Ama beni ve kız kardeşlerimi okuturlarsa… Doktor, mühendis, öğretmen olabileceğimize inanırlardı... Bugün ise üniversite mezunu genç, diplomasını eline alıyor ve: Bırakın evi, “ev sahibi olabilir miyim?” Diye sormayı... “evlenirsem kiramızı ödeyebilir miyim?” Diye soruyor. Ve bütün mesele burada canlarım… Ekonomist Yazar Memduh Bayraktaroğlu'ndan ekonomi, siyaset ve hayat üzerine fıkralar, anekdotlar ve hikayelerle dolu renkli yorumlar... https://www.liberalsosyalist.com   / memduhtv     / liberalsosyalist     / liberalsosyalist