(151) 32.Söz/16, Sh 300 | Bir çiçek ve insan zâhir olarak çok esmâyı gösterir | 2.Mebhas | Şirk yolu
Risale-i Nur Dersleri Ali KURT
0:00 / 0:00
(151) 32.Söz/16, Sh 300 | Bir çiçek ve insan zâhir olarak çok esmâyı gösterir | 2.Mebhas | Şirk yolu
1 716 просмотров · 3 дня назад
Risale-i Nur Dersleri Ali KURT
10,9 тыс. подписчиков
1 716 просмотров · 3 дня назад
İkinci Noktanın İkinci Mebhası: Ehl-i dalâletin vekîli tutunacak ve dalâletini ona binâ edecek hiç bir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor: Ben saadet-i dünyâyı ve lezzet-i hayatı ve terakkıyât-ı medeniyeti ve kemâl-i san‘atı, kendimce âhireti düşünmemekte ve Allâh’ı tanımamakta ve hubb-u dünyâda ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için insanın ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevk ettim. ve ediyorum. Elcevab: Biz dahi Kur’ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan Aklını başına al. Ehl-i dalâletin vekîlini dinleme. Eğer onu dinlersen, hasâretin o kadar büyük olur ki, tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var. Birisi, ehl-i dalâletin vekîlinin gösterdiği şekāvetli yoldur. Diğeri, Kur’ân-ı Hakîm’in ta‘rîf ettiği saâdetli yoldur. İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini çok Sözler’de, hususan Küçük Sözler’de gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla. Şöyle ki: Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukūt ettirir. Hadsiz elemler içinde, nihâyetsiz ağır bir yükü zayıf ve âciz
SAYFA
302
beline yükletir. Çünkü insan, Cenâb-ı Hakk’ı tanımazsa, ve ona tevekkül etmezse, o vakit insan gāyet derecede âciz ve zayıf, nihâyet derecede muhtâç ve fakîr, hadsiz musîbetlere ma‘rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyâdan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette bâkî kalan bütün ahbâbını bir firâk-ı elîm içinde bırakıp kabrin zulümâtına yalnız olarak girer. Hem müddet-i hayatında gāyet cüz’î bir ihtiyâr ve küçük bir iktidâr ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile fâidesiz çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve makāsıdın tahsîline semeresiz boş boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yüklenemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden cehennem azâbını çeker.
Evet, şu elîm elemi ve dehşetli ma‘nevî azâbı hissetmemek için, ehl-i dalâlet ibtâl-i his nev‘inden gaflet sarhoşluğuyla muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit birden hisseder. Çünkü Cenâb-ı Hakk’a hakîkî abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki o cüz’î ihtiyâr ve o küçük iktidârı ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler tâife düşmanları hayatına karşı tehâcüm vaz‘iyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor. Hem bu vaz‘iyette iken insaniyet i‘tibâriyle nev‘-i insanî ile ve dünya ile alâkadâr olduğu hâlde, dünyayı ve insanı Hakîm Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir zâtın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâimâ iz‘âc eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâûnu, tûfânı, kaht ve galâsı, fenâ ve zevâli, ona gāyet müz‘ic ve karanlıklı bir musîbet sûretinde onu ta‘zîb eder. Hem şu haldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü kendi kendine bu dehşetli vaz‘iyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene-i hâlinde denildiği gibi; nasıl bir adam güzel bir bahçede, güzel bir ziyafette, güzel ahbâblar içinde, nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû‘ bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip, gayr-i meşrû‘ ve mülevves bir lezzet için çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında pis bir yerde ve hatta canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil. Çünkü ehl-i nâmûs ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder. Onlara karşı hakāret eder. Hem ziyafetteki lezîz taâmları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder. Kırmaya başlar.
SAYFA
303
Hem mecliste muhterem kitapları ve ma‘nîdâr mektûbları, ma‘nâsız ve âdî nakışlar tasavvur eder, yırtar. Ayak altına atar. Ve hâkezâ, böyle bir şahıs nasıl merhamete müstehak değildir. belki tokata müstehaktır. Öyle de, sû’-i ihtiyârından neş’et eden küfür sarhoşluğuyla ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni‘-i Hakîm’in şu misâfirhâne-i dünyâsını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve-i esmâ-yı İlâhiyeyi tazelendiren masnûâtın zamanın geçmesiyle vazîfelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile i‘dâm tasavvur ederek ve tesbîhât sadâlarını, zevâl ve firâk-ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden ve mektûbât-ı samedâniye olan şu mevcûdât sahîfelerini, ma‘nâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden ve âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını zulümât-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden ve eceli ise, hakîkî ahbâblara visâl da‘veti olduğu hâlde, bütün ahbâblardan firâk nöbeti tasavvur ettiğinden, hem kendini dehşetli bir azâb-ı elîmde bırakıyor. Hem mevcûdâtı, hem Cenâb-ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbâtını inkâr ve tezyîf ve tahkîr ettiğinden, merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azaba da müstehaktır. Hiç bir cihette merhamete lâyık değildir.