Перейти к содержимому

(164) Münazarat (9) sh 389 | Hürriyet kanun-u adaletten başka kimsenin kimseye tahakküm etmemesidir.

Risale-i Nur Dersleri Ali KURT

0:00 / 0:00

(164) Münazarat (9) sh 389 | Hürriyet kanun-u adaletten başka kimsenin kimseye tahakküm etmemesidir.

441 просмотр · 2 недели назад
Risale-i Nur Dersleri Ali KURT
10,8 тыс. подписчиков
441 просмотр · 2 недели назад
164 Mektubat Mecmuası Münazarat, Sayfa 389, 390 (Mektubat Mecmuası Osmanlıca Orijinal Nüsha, Hayrat Neşriyat) Bir kalb ve vicdan, fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakîkî hamiyet ve sadâkat ve adâlet beklenilmez MEKTUBAT DERSLERİ Av. Ali KURT    • MEKTUBAT DERSLERİ Av. Ali KURT   S: Bazı nâs, senin gibi ma‘nâ vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a‘mâl ve etvârı pis tefsîr ediliyor. Zîrâ bazı Ramazan’ı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle Allah’ın emrinde hıyânet eden, nasıl millete sadâkat edecektir? C: Evet, neam, hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan, fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakîkî hamiyet ve sadâkat ve adâlet beklenilmez. Fakat iş ve san‘at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salâhat ve mahâreti, ta‘bîr-i âharla fazîleti ve hamiyeti, nûr-u kalb ve nûr-u fikri cem‘ edenler, vezâife kifâyet etmezler. Öyle ise ya mahârettir veya salâhattir. San‘atta mahâret ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değiller, belki şeyn Türktürler. Yani fenâ ve çirkin Türktürler. Genç Türklerin râfızîleridirler. Her şeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır. Ey Türkler ve Kürdler! İnsaf ediniz. Bir râfızî bir hadîse yanlış ma‘nâ verse veya yanlış amel etse, acaba hadîsi inkâr etmek mi lâzımdır, yoksa o râfızîyi tahtie edip, nâmûs-u hadîsi muhâfaza etmek mi lâzımdır? Belki hürriyet budur ki, kānûn-u adâlet ve te’dîbden başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfûz kalsın. Herkes harekât-ı meşrûasında şâhâne serbest olsun. لَا يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ nehyinin sırrına mazhar olsun. Hâşiye: Acele etme! Yani Mîzân Cerîdesi’nin sâhibi Murad haklıdır. Tanîn muharriri Hüseyin Câhid, yanlış ve hata ediyor. S: (1) Demek, biz eskiden beri hürriyetimize mâlik idik. Hür­riyetimiz tev’em olarak bizimle doğmuş. Öyle ise başkalar keyiflensin, bize ne? ( 1- Hayme-nişînler tarafından, yani göçebe, siyah çadırlı bedevîlerin suâlidir.) _________________________________ C: Evet, zaten o sevdâ-yı hürriyettir ki, sizi tahammülsüz meşak­katlere mütehammil kılmış. Ve medeniyetin müşa‘şa‘ bu kadar mehâsininden, sizin ankā meşrebâneniz sizi müstağnî etmiştir. Fakat ey göçerler! Sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı, başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kūt-u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunur. Vâkıâ, şu bîçâre vahşi hayvanların bir lezzeti ve tesellisi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, her ruhun ma‘şûkası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki, saadet sarây-ı medeniyette oturuyor. Ma‘rifet ve fazîlet ve İslâmiyet hulleleriyle mütezeyyinedir. S: Ne diyorsun? Şu senâ ettiğin hürriyet hakkında denilmiştir: حُرِّيَّةٌ حَرِّيَّةٌ بِالنَّارِ ِلَانَّهَا تَخْتَصُّ بِالْكُفَّارِ C: O bîçâre şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibâha mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubûdiyeti intâc eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamîd’e ahrârdan ziyâde hücum ederdi. Ve derdi: “Hürriyeti ve kānûn-u esâsîyi otuz sene evvel kabûl ettiği için fenâdır.” İşte yahu! Sultan Abdülhamîd’in mecbûr olduğu istibdâdını hürriyet zanneden ve kānûn-u esâsînin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur? Hem de yirmi senelik İslâmiyet’in bir fedâîsi de demiştir: Güzel ta‘rîf! حُرِّيَّةٌ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ  اِذْ اَنَّهَا خَٓاصِّيَّةُ الْأ۪يمَانِ S: Nasıl, hürriyet îmânın hâssasıdır? C: Zîrâ râbıta-i îmân ile Sultân-ı Kâinât’a hizmetkâr olan adam, tezellüle tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeye izzet ve şehâmet-i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna SAYFA 391 tecâvüzü dahi şefkat-i îmâniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçâreye tahakküme dahi tenezzül etmez. Demek îmân ne kadar mükemmel olursa, o derecede hürriyet parlar. İşte asr-ı saadet!